Join the forum, it's quick and easy

Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

Peygamber Efendimizin (S.A.V) Çocukluğu

Aşağa gitmek

Peygamber Efendimizin (S.A.V) Çocukluğu Empty Peygamber Efendimizin (S.A.V) Çocukluğu

Mesaj tarafından GoDFaTHeR Çarş. Mayıs 12, 2010 9:55 pm

Sevgili Peygamberimiz doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi Âmine
Hâtun tarafından emzirildi. Sonra Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe Hâtun
onu günlerce emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt
annesine vermeleri âdetti.

Mekke’nin havası çok sıcak olduğundan çocukları havası iyi suyu tatlı
olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler çocuklar bir müddet oralarda
verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı. Her sene bu maksatla
Mekke’ye birçok süt anaları gelir birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları
büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.

Peygamberimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Benî Sa’d
kabilesinden bir çok süt anne Mekke’ye gelip herbiri emzirmek üzere
birer çocuk almıştı. Benî Sa’d kabilesi Mekke civârındaki kabileler
arasında şerefte cömertlikte mertlik ve tevâzuda ve Arapçayı düzgün
konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri
çocuklarını daha çok bu kabîleye vermek isterlerdi. O sene Benî Sa’d
kabîlesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olduğundan ücretle
çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere her senekinden daha çok süt
annesi Mekke’ye gelmişti. Bilhassa zengin âilelerin çocuklarını
alıyorlardı. Gelen kadınların herbiri birer çocuk almışlardı. Peygamber
efendimiz yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle henüz O’na
tâlib olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti temizliği hilmi
(yumuşaklığı) hayâsı ve yüksek ahlâkıyla tanınmış Halîme Hâtun da vardı.
Binek hayvanları zayıf olduğu için Mekke’ye ötekilerden geç gelmişti.
Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin âilelerin çocuklarının alınmış
olduğunu görmüşler eli boş dönmemek için bir çocuk aramaya
başlamışlardı. Nihâyet görünüşü ile hürmet celbeden sîması çok sevimli
bir zat ile karşılaştılar. Bu Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi.
Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib Halîme Hâtunu
Âmine’nin evine götürdü. Halîme Hâtun şöyle anlatır: “Çocuğun baş ucuna
vardığımda O’nu yünden beyaz bir kundağa sarılı yeşil ipekten bir
örtünün üstünde mışıl mışıl uyur gördüm. Etrafa misk kokusu yayılıyordu.
Hayret içinde kalıp bir anda O’na öylesine ısındım ki uyandırmaya
kıyamadım. Elimi göğsüne koyduğumda uyandı ve bana bakıp öyle bir
tebessüm etti ki kendimden geçtim. Annesi böylesine güzel ve mübârek
çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım. Sağ
mememi verdim emmeye başladı. Sol mememi verdim emmedi. Abdülmuttalib
bana dedi ki: “Sana müjdeler olsun ki hanımlar içinde senin gibi nîmete
kavuşan olmadı.” Âmine Hâtun da bana çocuğunu verdikten sonra şöyle
dedi. “Ey Halîme üç gün evvel bir nidâ işittim ki: “Senin oğluna süt
verecek kadın Benî Sa’d kabîlesinden Ebû Züeyb soyundandır.” diyordu.”
Ben de dedim ki; “Ben Benî Sa’d kabîlesindenim ve babamın künyesi Ebû
Züeyb’dir.”

Halîme Hâtun yine şöyle anlatmıştır: “Âmine Hâtun bana daha nice
vakaları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke’ye gelmeden önce bir
rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; “Ey Halîme! Mekke’ye var orada çok
faydalanırsın. Sana bir nûr arkadaş olur. Bu rüyâyı kimseye anlatma
gizle!” denildi. Mekke’ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım
ve bana gâibden; “Sana müjdeler olsun ey Halîme o parlak nûru emzirmek
sana nasip olacak” diye seslenilirdi.” Halîme Hâtun şâhit olduğu daha
nice hâdiseleri anlatmıştır.

Halime Hâtun der ki: “Muhammed’i alıp Âmine’nin evinden ayrıldım.
Kocamın yanına gelince kocam O’nun yüzüne bakıp kendinden geçti: “Ey
Halîme! Bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim” dedi. O’nu yanımıza alır
almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de; “Ey Halîme bilmiş ol ki sen
çok mübârek bir çocuk almışsın.” dedi. Ben de; “Vallahi ben de zâten
böyle dilerdim” dedim.”

Halîme Hâtun kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselâmı alıp Mekke’den
ayrıldıkları andan îtibâren O’nun bereketine kavuşmaya başladılar.
Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri öylesine hızlı yürüyordu ki
beraber geldikleri kâfile onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış
olmasına rağmen onlara yetişip geçmişti. Benî Sa’d yurduna vardıktan
sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan
hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip bunun
emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anladılar.

Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duâsına giderken
O’nu yanlarında götürüp duâ ederek O’nun hürmetine bol yağmura ve
berekete kavuştular.

Sevgili Peygamberimiz süt annesi Halîme Hâtunun sağ memesini emer sol
memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylıkken emekledi.
Üç aylık olunca ayakta durur dört aylıkken duvara tutunarak yürürdü.
Beş aylıkken yürüdü altı aylıkken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylıkken
her tarafa gider oldu. Sekiz aylıkken anlaşılacak şekilde dokuz aylıkken
gâyet açık konuşmaya başladı. On aylıkken ok atmaya başladı. Halîme
Hâtun şöyle anlatmıştır: “İlk konuşmaya başladığında “Lâ ilâhe illallahü
vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemîn.” dedi. O günden sonra
“Bismillâh” demeden hiçbir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey
yemezdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak
dururdu ve onlara “Biz bunun için yaratılmadık.” derdi. Her gün O’nu
güneş ışığı gibi bir nûr kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde
gelişmiş gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut dâimâ
birlikte hareket eder ve O’nu gölgelerdi. Bir gün Halîme Hâtun farkında
olmadan süt kardeşi Şeymâ ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına
gitmişti. Halîme Hâtun onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu.
Şeymâ’ya “Niçin sıcakta dışarı çıktınız?” dedi. Şeymâ; “Anneciğim!
Kardeşimin başı üzerinde bir bulut O’nu dâimâ gölgeliyor.” dedi.

Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan
kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip; “Beyaz
elbiseli iki kişi Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar
ellerini karnına soktular!” dedi. Halîme Hâtun ile kocası Hâris süratle
koşup yanına geldiler. Baktılar ki rengi değişmiş semâya bakıyor ve
tebessüm ediyor.“Sana ne oldu yavrucuğum?” diye sorduklarında şöyle
anlattı: “Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar
dolu bir tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp
yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o
karla temizlediler ve kapatıp kayboldular.” dedi. Bu hâdiseye “Şakk-ı
sadr” (göğsünün yarılması) denir. Bu Kur’ân-ı kerîm’de İnşirah sûresi
ilk âyetinde bildirilmektedir.

Muhammed aleyhisselâma peygamberlik verildikten sonra Eshâb-ı kirâmdan
bâzıları; “Yâ Resûlallah bize kendinizden bahseder misiniz?” deyince;
“Ben ceddim İbrahim’in duâsıyım. Kardeşim Îsâ’nın müjdesiyim! Annemin
ise rüyâsıyım. O bana hâmileyken Şam saraylarını aydınlatan bir nûrun
kendisinden çıktığını görmüştü. Ben Sa’d bin Bekr oğulları yanında
emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evimizin arkasında
kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi.
Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular göğsümü
yardılar kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası
çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler.”
buyurdu.

Halîme Hâtun dört yaşından sonra O’nu Mekke’ye götürüp annesine verdi.
Dedesi Abdülmuttalib Halîme Hâtuna çok büyük hediyeler verip ihsânda
bulundu. Halîme Hâtun O’nu Mekke’ye bırakınca; “Sanki canım ve gönlüm de
O’nunla birlikte kaldı.” demiştir.

Muhammed aleyhisselâm altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü.
Altı yaşındayken annesi Ümmü Eymen adındaki câriye (hizmetçi) ile
birlikte akrabâlarını ve babası Abdullah’ın mezârını ziyâret için
Medîne’ye gittiler. Medîne’de bir ay kaldılar. Bu sırada Muhammed
aleyhisselâm Benî Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi.
Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bâzı alâmetlerini gören Yahûdî
âlimlerinden bir kısmı; “Bu çocuk âhir zaman Peygamberi olacak!”
demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen durumu Âmine’ye haber
verince Âmine Hâtun O’na bir zarar gelmesinden çekinerek Mekke’ye
dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere geldiklerinde hazret-i Âmine
hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran
oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak şu beyitleri söyledi:

Eskir yeni olan ölür yaşayan
Tükenir çok olan var mı genç kalan.

Ben de öleceğim tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum şerefim budur.

Geride bıraktım hayırlı evlad
Gözümü kapadım içim pek rahat.

Benim nâmım kalır dâim dillerde
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.

Biraz sonra vefât etti. Orada defnedildi. Ümmü Eymen Muhammed
aleyhisselâmı Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’in yanına bıraktı.

Muhammed aleyhisselâmın babası ve annesi İbrâhim aleyhisselâmın dîninde
idi. Yâni mümin idiler. İslâm âlimleri; onların İbrâhim aleyhisselâmın
dîninde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâm peygamber olduktan sonra da
O’nun ümmetinden olmaları için diriltilip Kelime-i şehâdeti
işittiklerini ve söylediklerini böylece O’nun ümmetinden olduklarını
bildirmişlerdir.

Muhammed aleyhisselâm sekiz yaşına kadar da dedesinin yanında büyüdü.
Dedesi Abdülmuttalib Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idâre eden bir
zât olup heybetli sabırlı ahlâkı dürüst mert ve cömertti. Fakirleri
doyurur hattâ aç susuz kalan hayvanlara bile su ve yiyecek verirdi.
Allah’a ve âhirete inanan kötülüklerden sakınan câhiliyye devrinin
çirkin âdetlerinden uzak duran bir zâttı. Mekke’de zulme haksızlığa
engel olur oraya gelen misâfirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira
Dağında inzivâya çekilmeyi âdet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat
sahibi olan Abdülmuttalib Muhammed aleyhisselâmı bağrına basıp gece
gündüz yanından ayırmadı. O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi.
Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde O’nunla beraber
oturur mâni olmak isteyenlere; “Bırakın oğlumu O’nun şânı yücedir!”
derdi. Sevgili Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen’e O’na iyi bakmasını
önemle tembih eder; “Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab benim oğlum hakkında bu
ümmetin peygamberi olacak diyorlar.” derdi. Ümmü Eymen demiştir ki:
“O’nun çocukluğunda açlıktan ve susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim.
Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek
istediğimizde; “İstemem tokum.” derdi.“Abdülmuttalib uyurken ve odasında
yalnızken O’ndan başkasının yanına girmesine müsâade etmezdi. O’nu
dâimâ öper okşar sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı.
Sofrada onu yanına alır dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en
lezzetlisini O’na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O’nun
hakkında nice rüyâlar görüp birçok hâdiseye şâhit oldu. Bir defâsında
Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib gördüğü bir rüyâ
üzerine Muhammed aleyhisselâmın elinden tutup Ebû Kubeys Dağına çıktı
ve; “Allah’ım bu çocuk hakkı için bizi bereketli bir yağmur ile
sevindir.” diyerek duâ etti. Duâsı kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O
zamanki şâirler bu hâdiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.

Abdülmuttalib bir gün Kâbe’nin yanında otururken Necranlı bir râhip
yanına gelip onunla konuşmaya başladı. Bir ara; “Biz İsmâiloğullarından
en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda buldu. Burası
(Mekke) O’nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle şöyledir!” diyerek birer
birer saymağa başladığı sırada Peygamberimiz yanlarına geldi. Necranlı
râhip O’nu dikkatle seyretmeye başladı sonra da yaklaşıp gözlerine
sırtına ayaklarına baktı ve heyecanla; “İşte O budur. Bu çocuk senin
neslinden midir?” dedi. Abdülmuttalib; “Oğlumdur!” deyince Necranlı
râhip; “Kitaplarda okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lazım!”
dedi. Abdülmuttalib; “O oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan annesi
hâmile iken ölmüştü” deyince râhip; “Şimdi doğru söyledin.” dedi. Bunun
üzerine Abdülmuttalib oğullarına; “Kardeşinizin oğlu hakkında
söylenileni işitin de O’nu iyi koruyun!” dedi.

Abdülmuttalib vefâtı yaklaşınca oğullarını toplayıp Sevgili
Peygamberimize; “Yavrum bu amcalarından hangisinin yanında kalmak
istersin” diye sordu Resûl-i ekrem efendimiz koşup amcası Ebû Tâlib’in
kucağına oturdu. Onun yanında kalmak istediğini söyledi. Abdülmuttalib
de O’nu oğlu Ebû Talib’e bıraktı ve O’na iyi bakmasını önemle vasiyet
etti. Bundan sonra da vefât etti.

Peygamberimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Tâlib’in yanında kalmaya
başladı ve onun himâyesinde büyüdü. O zaman Mekke’de Ebû Tâlib de babası
Abdülmuttalib gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden sevilen saygı
gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi. O da Peygamberimize büyük bir
sevgi ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever yanına
almadan uyuyamaz bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın çok
mübâreksin!” derdi. O elini uzatmadan yemeğe başlamaz önce O’nun
başlamasını isterdi. Bâzan da ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları
uyandığında yüzünden nur saçıldığını saçlarının taranmış olduğunu
görürlerdi. Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu ve âilesi de kalabalıktı.
Muhammed aleyhisselâmı himâyesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete
kavuştu. Mekke’de vukû bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya
düştüklerinde Ebû Tâlib O’nu Kâbe’nin yanına götürüp duâ etti. O’nun
bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.

Ebû Tâlib bir defâsında Şam’a ticâret için giderken Muhammed
aleyhisselâmı da dokuz veya on iki yaşında bulunduğu sırada yanında
götürdü. Ticâret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra’da
Hıristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda
Bahîra adında bir râhip vardı. Önceden Yahûdî âlimlerindenken sonradan
Hıristiyan olan bu bilgili râhibin yanında elden ele geçerek saklanan
bir kitap bulunmakta ve birçok şey ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı
daha önceki yıllarda buradan defâlarca gelip geçmesine rağmen hiç
ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kâfilelerin geldiği
yöne bakarak merakla bir şey bekleyen râhib Bahîra’ya bu defa bir hâl
olmuş ve heycanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o Kureyş kervanı
uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla
birlikte akıp geldiği ve onların yanına oturduğu ağacın üstünde
durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselâmı gölgelemekte idi.
Kervan konunca Muhammed aleyhisselâmın altına oturduğu ağacın dallarının
üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan râhip hemen bir
sofra hazırlatıp acele ile bir de dâvetçi göndererek Kureyş kervanında
bulunanların hepsini yemeğe dâvet etti. Kervanda bulunanlar Muhammed
aleyhisselâmı mallarının yanında gözcü olarak bırakıp râhip Bahîra’nın
yanına gittiler. Ona defâlarca buradan gelip geçtikleri hâlde şimdiye
kadar kendilerini dâvet etmeyip de bugün dâvet etmesinin sebebini
sorarlarken Bahîra gelenlere dikkatle bakıp; “Ey Kureyş topluluğu
içinizden yemeğe gelmeyen var mı?” diye sordu. “Evet bir kişi var.”
dediler. Râhip Bahîra ısrarla O’nun da çağrılmasını isteyince gidip
çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle O’na bakmaya incelemeye başlayan
Bahîra yemekten sonra hallerine işlerine dâir birçok soru sordu.
Muhammed aleyhisselâm da cevap verdi. Bahîra gördüğü alâmetlerin ve
aldığı cevapların hepsinin âhir zamanda gelecek peygamberin sıfatları
hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet
mührüne baktı ve Ebû Tâlib’e; “Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi.
Ebû Tâlib; “Oğlum” deyince Bahîra; “Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ
olmayacağı yazılı O senin oğlun değildir.” dedi. Bu sefer Ebû Tâlib; “O
benim kardeşimin oğludur.” dedi. “Babası ne oldu?” deyince de O’nun
doğumuna yakın öldüğü cevâbını alan Bahîra; “Doğru söyledin annesi ne
oldu?” dedi. Ebû Tâlib; “O da öldü.” deyince yine; “Doğru söyledin.”
dedi. Sonra da ısrarla şöyle dedi: “Kardeşinin oğlunu hemen memleketine
geri götür. O’nu hasetçi Yahûdîlerden koru! Vallahi Yahûdîler bu çocuğu
görüp benim fark ettiklerimi fark ederlerse O’na bir zarar vermeye
kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu
peygamberlerin sonuncusu olacaktır. Getireceği din bütün yeryüzüne
yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam’a götürme mübârek bedenine bir
zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.”

Ebû Tâlib “Mîsak nedir?” diye sorunca Bahîra; “Allahü teâlâ bütün
peygamberlerden ve en son da Îsâ aleyhisselâmdan ümmetlerine âhir zaman
peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır.” dedi. Ebû
Tâlib Bahîra’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti ve
mallarını Busra’da ucuz fiyata satıp Mekke’ye döndü. Ebû Tâlib
Bahîra’dan işittikleri şeylerden sonra Muhammed aleyhisselâmı daha da
çok sevip ömrü boyunca O’nu korudu ve her işinde O’na yardımcı oldu. Her
hâliyle fazîletler ve güzellikler sâhibi müstesnâ bir insan olarak
büyüyen Muhammed aleyhisselâm on yedi yaşına ulaştığı sırada Yemen’e
ticâret için giden amcası Zübeyr ticâretinin bereketli olması için O’nu
da yanında götürdü. Bu seferde de nice hârikulade (olağanüstü) halleri
görüldü. Mekke’ye döndüklerinde O’nun bu halleri anlatıldı ve Kureyş
kabîlesi arasında; “Bunun şânı pek yüce olacak” diye söylenmeye
başlandı.
GoDFaTHeR
GoDFaTHeR
Farkımız*Tarzımız*
Farkımız*Tarzımız*

<B>Mesaj Sayısı</B> Mesaj Sayısı : 3016
<B>Rep Sayısı</B> Rep Sayısı : 455
<B>Kayıt tarihi</B> Kayıt tarihi : 30/04/10

https://kopuk1.forum.st

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz